İsmet İnönü, Celal Bayar ve Cemal Işıksel Mustafa Kemal Atatürk’ü anlatıyor

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü ölümünün 83’üncü yıldönümünde saygı ve minnetle anıyoruz. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’e en yakın isimlerden İsmet İnönü, Celal Bayar ve fotoğrafçısı Cemal Işıksel hatıralarını anlattı…

İsmet İnönü, Atatürk’ün kişilik özelliklerini ve aralarında “küslük olduğu” iddiaları hakkında konuşurken, Celal Bayar ise, Atatürk ile İnönü arasında geçenleri ve Atatürk’ün tedavi sürecini anlattı. Fotoğrafçı Cemal Işıksel de Atatürk ile yaşadığı anıları paylaştı.

Merhum gazeteci Abdi İpekçi, 1968 yılında yayınlanan “İnönü Atatürk’ü anlatıyor” isimli kitabında İsmet İnönü, Celal Bayar ve Cemal Işıksel ile röportajlarını toplamıştı. Atatürk’e en yakın isimler, onun kişisel özelliklerini de yansıtmıştı.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Başbakanı ve 2. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile Mustafa Kemal Atatürk’ün tanışıklığı Harp Akademisi’ne (Erkan-ı Harp) kadar dayanıyor. O dönemde Atatürk’ün iki alt sınıfında olan İnönü, İttihat ve Terakki döneminde tanışıklığının olduğunu söylüyor.

İnönü, Atatürk’ün kişilik özelliklerini şöyle anlatıyor:

“Atatürk’ün genç zabitliğinde bilmediğimiz, meydana çıkmamış vasıfları, büyük vazifeler karşısında bulundukça kendini göstermiştir. Büyük hassaları vardır. Karar sahibidir, kararları açıktır. Ve bir defa karar verdikten sonra, onu tatbik ettirmek için şahsiyeti çok tesirlidir. Mesela, kumandanlıkta bu hassası bilhassa dikkati çeker. Muharebe meydanında yürütmek istediği muharebe şeklini, tertipleri en uzak yer e bulunan askere kadar duyurur, onun üzerinden kendi iradesini ve azmini behemehal sirayet ettirirdi. Bu, bir kumandan için en büyük hasletlerden biridir. Askerlik vasıfları, hakikaten yüksektir. Her millete, her devirde yüksek vasıfta kumandan sayılır.

Siyasi vasıflarının daha yüksek olduğu görülmüştür. Bu ikisi birleşince Atatürk’ün şahsiyeti müstesna bir ölçüye çıkmış oluyor.

Siyasi vasıfları hakikaten çok yüksektir. Milli Mücadele’nin askeri safhada idaresi kadar siyasi idaresi de nazikti. Hatta daha nazikti denilebilir. Atatürk Siyasi safhanın idaresinde de aynı derecede maharetli, daha maharetli olmuştur. Mesela, benim kanaatimce Milli Mücadele’nin, bir Millet Meclisi kurularak onunla beraber yürütülmesi son derece güç, fakat harikulade isabetli bir karar olmuştur. Padişah idaresi, saltanat idaresi, bütün tarihten gelen mekanizma hayati bir mücadelede karşı tarafta bulunuyor… Bunun karşısında Millet Meclisi’nde ihtilalciler bir hükümet teşkil ederek mücadeleyi devam ettirebiliyorlar. Askeri sahada, idari sahada, iç ve dış siyaset sahasında bu, harikulade bir buluştur. Emsali de hemen hemen yok gibidir.

Zannediyorum, anlattığım meziyetlerden sadece bir tanesi bir inanın hayatını dolduracak kuvvette ve ehemmiyettedir.”

Atatürk’ün Cumhurbaşkanı, İnönü’nün ise Başbakan olduğu dönemde “küs oldukları” iddia ediliyordu. İnönü, Atatürk’ün kendisine “rejim aleyhtarlarının tek ümidinin aralarının açılması” olduğunu söyleyerek, bu konuyu olay şöyle anlatıyor:

“İşte ondan sonra herkes her şeyi her vesile ile söylerdi. Bunlar hiç tesir etmezdi Atatürk’e… Hasta olduktan sonra tesir etmeye başladı. Hastalığı ilerledikten sonra dedikodulardan müteessir olmaya başladı. Benim teşhisim budur.

Atatürk ile birlikte çalışmamızı iki ayrı devrede izah edebilirim. Başlangıçtan hastalığına kadar şöyle olmuştur:

Akşamları bir araya gelir, toplanırız. O coşar, biz coşarız. Meydan okuyucu birtakım konuşmalar olur. Hepimiz katılırız buna. Atatürk dahil şöyle yapalım, böyle yapalım diye birtakım kararlar alır ve gece geç vakit dağılırız. Ertesi sabah uyanınca düşünürüm; dün akşam birtakım şeyler konuştuk, birtakım kararlar aldık… Hemen kalkar, Atatürk’e giderim. Onu yatakta iken uyandırırım, oturup konuşuruz. Söylerim; ‘Dün akşam biz yine coştuk, şunu yapalım, bunu yapalım diye kararlar aldık. Ama olacak şeyler değil, nasıl yapacağız?’ ‘Canım sen bildiğini yap’ der bana.

Sonra bir devir oldu… Yine aynı şekilde akşamları toplanıp alınmış kararları ertesi sabah görüşmeye gittiğimde artık ‘Sen bildiğini yap’ demiyordu. Israr ediyordu bu sefer… Asabileşiyordu.

Esaslı bir değişiklik olmuştu Atatürk’te… Doktorlarına sordum. ‘Hastalığın bir safhasıdır bu’ dediler. Yani demek istediğim şudur ki, Atatürk’ün sıhhati ciddi olarak bozulduktan sonra sinir hakimiyeti, sinir sükuneti zayıflamıştı. Bu birlikte çalışmamızı etkiliyor ve etrafında telkinler yapanlar için ümitli bir hal yaratıyordu.”

İnönü bu sözlerinin ardından, Atatürk’ün hastalığı döneminde Dolmabahçe Sarayı’nda bir hafta kaldığını, dostça sohbetler ettiğini anlatıyor.

Atatürk döneminin Ekonomi Bakanı ve 3’üncü Cumhurbaşkanı Celal Bayar ise, Atatürk ile İnönü arasındaki görüş ayrılığının ekonomik meselelerden kaynaklandığını aktarıyor. Bayar, “Meselenin esası karma ekonomiyi kurmak görüşünden çıkmıştır” diyerek, kurulacak kağıt fabrikasının hükümet eliyle mi yoksa özel teşebbüs yoluyla mu kurulacağı konusunda anlaşmazlık yaşandığını aktarıyor.

Bayar, “Büyük adam bu görüşlerimi aldı, develope etti… Karma ekonomi esasları bu suretle çıktı. Ondan sonra İsmet Paşa ile aralarında Mustafa Şeref Bey (Eski Ekonomi Bakanı) üzerinde bir ayrılık çıktı ve Atatürk beni iktisat vekilliğine getirdi” diyor. Bayar, “İnönü’ye saygı gösterirdim. Şefimdi. Kendisine her fırsatta izahat verirdim. Ve o da bana yardım ederdi. Yani anlaşırdık. Atatürk tedricen dar devletçilikten beriye doğru geldi. İsmet Paşa olduğu yerde kaldı. Mesele budur” diye sözlerine ekliyor.

Mustafa Kemal Atatürk’ün hastalığının tedavisi için Neşet Ömer Bey (Özel doktoru) ve İstanbul’un önde gelen doktorlarından oluşan bir heyetin bir araya geldiğini aktaran Bayar, ilk teşhisi siroz olarak koyduklarını ve ancak doktorların uygulayacağı tedavi yöntemlerini Atatürk’e anlatmaları için bazı tavsiyelerinde bulunduğunu şöyle anlatıyor:

“Doktorlar biraz psikolog olmalıdırlar. Şimdi gittiğiniz vakit kendisine ‘sigara içmeyeceksiniz’ diyeceksiniz. ‘Hiç mi içmeyeceğim’ diyecektir. ‘Hiç içmeyeceksiniz’ diyeceksiniz. O zaman sizi dinlemeyecektir. ‘Rakı içmeyeceksiniz’ diyeceksiniz. ‘İlanihaye içemeyecek miyim’ diye soracaktır. ‘Hayır içmeyeceksiniz’ deyince, bunu da kabul etmeyecektir.

Binaenaleyh kararınızın tatbik edilebilmesi için bunu başka bir formülle kendisine anlatmak lazım… Dediğim gibi de hazırladılar.

‘Sigara içmeyecek miyim’ deyince cevap verdiler, ‘Efendim işte günde 5-10 sigara içilir, fazla içilmez.’

‘Rakı?’, ‘Efendim bir müddet içmeyeceksiniz.’

‘Ne kadar müddet?’

Pazarlığa başladılar. ’15 gün-bir ay. Vaziyete göre tayin ederiz.’

O da ‘Bir şey değil’ dedi.”

Atatürk’ün doktorların tavsiyesine uymaması üzerine Fransa’dan Fissinger’in getirildiğini aktaran Celal Bayar, doktorun da aynı teşhisi koyduğunu ve tedavinin başarılı olması durumunda 7 seneye kadar yaşayabileceğini aktarıyor.

Atatürk’ün “Çocuk, ben hastayım, ne yapacaksan çabuk yap” sözlerinin ardından Fransız doktor Fissinger’in de siroz teşhisini koymasının ardından Bayar şunları söylüyor:

“Durumu fena görmüştü. Ve teşhisini de koydu. Bizimkilerinin aynı…. Zeki Fransız, Atatürk’e ‘Büyük kumandan’ dedi, ‘büyük harpler yaptınız, muzaffer oldunuz. Ama bu işin kumandanı da benim. Siz bana tabi olacaksınız, bana yardım edeceksiniz.’

Atatürk’ün hoşuna gitti bu, tavsiyelerini yaptı. Kendini kurtarmak için çok dikkatli bir surette ne demişlerse azim ile onu yaptı. Fakat maalesef hastalık hiç müsamaha etmedi. Fissinger, ‘Hastalığın tehlikeli devirleri vardır. Bunları atlamak lazımdır. 7 seneye kadar yaşaması mümkündür’ sözleriyle Atatürk’ün 7 sene yaşayabileceğini fikrini bize telkin etmek istedi.”

Atatürk’ün en yakınında olanlardan ancak ismi herkesçe pek de bilinmeyen Atatürk’ün fotoğrafçısı Cemal Işıksel de hatırlarını anlatıyor. Atatürk’ün emriyle Ulus gazetesinde çalışmaya başladığını aktaran Işıksel, 10 binin üzerinde fotoğrafı olduğunu da belirtiyor.

“Bana telefon edildiği zaman veyahut Atatürk geliyor diye bir haber aldığım zaman gayri iradi bir elektriklenirdim” diyen Işıksel şunları söylüyor:

“Bir defa gözünün içine bakamadım, hayatım boyunca. 1925’ten 1938’e kadar 13 sene gayet yakından takip ettim, gece ve gündüz. Kendi emirleriyle birkaç seyahatine iştirak ettim. Öyle olmasına rağmen, kat’iyen gözünün içine bakmak nasip olmadı, bakamazdım. Bakmak istediğim zaman gayri iradi gözlerim öne eğilirdi. Bunu yalnız ben söylemiyorum. O devirde Ankara’da ecnebi devletleri temsil etmiş ve bilahare hatıralarını yazmış olan sefirlerin kitaplarında da gördüm. Binaenaleyh onun gözlerinin kudreti vardı.”

Bir başka hatırasını aktaran Cemal Işıksel, 1929’da Tahtakale yangınını şöyle anlatıyor:

“Ben o vakit askerlerimi yapıyordum muhafız taburunda. Yangın olduğunu görünce hemen makinemi aldım, koştum yangın yerine. Yangının resimlerini almaya çalışıyordum. O esnada Gazi geliyor, dediler. Hemen ben de vaziyetimi aldım. Geldi, yangının aydınlığından istifade ederek Atatürk’ü tespite çalışıyordum. O esnada bana şunu söyledi: ‘Başıbozukluk, paçandan akıyor.’ Bana bunu söylediği zaman gece saat 03.00’tü. Hemen bir esas vaziyeti aldım. Şöyle bir baktım, meğersem tozluğumun bağı çözülmüş, sarkıyor. Hemen oradan yok oldum, bağı bağladım, tekrar geldim, başladı gülmeye. Öyle bir hengamede, öyle bir anda asker kıyafetiyle bir gazetecinin tozluğunun bağının çözüldüğünü görüyor. Kimsede ben bu dikkati görmedim.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir